Dünyanın en iyi saklanan 3 sırrı



COCA COLA'NIN FORMÜLÜ
Dünyanın en çok kâr eden şirketlerinden Coca Cola'nın formülünü ölesiye saklamasından daha doğal birşey yoktur. Birçok kola markasına rağmen hala dünyanın lideri konumundadır. İçindekileri herkes merak ediyor ama sadece bilinenlerden kabarcıklı su, yüksek oranda fruktoz mısır şurubu, kafein ve kahverengi boya maddesinin olabileceği.

KİM BİLİYOR?
Sadece dünyada 2 kişi... Söylentilere göre 2 kişide formülün yarısını biliyor ve ancak birlikteyken gerçek formül ortaya çıkıyor.

NASIL SIR OLARAK SAKLANABİLİYOR?
Formülün orjinali ve kopyaları Atlanta'daki SunTrust Bankasında tutuluyor. Bu sırrın iyi saklanması için şirket SunTrust Bankasına 48.3 milyon dolar bir pay ayırmış. Coca Cola şirketinin politikaları arasında sırrı bilen 2 kişinin aynı uçaklarda seyahat etmesi yasak. Bütün bu sırra rağmen kolanın içinde coca bitkisinden bir katkı olduğu biliniyor.

KFC'NİN 11 ŞİFALI OTU VE SOSU
KFC firmasının menü sırları 1930'lu yıllarında benzin istasyonu işleten Harland Sanders'ın müşterilerine sattığı tavuklardan geliyor. Kentucky Corbin'den çıkan bir başarı hikayesi. 1936'da savaş sırasında askere katılmamasına rağmen başarılarından dolayı eyaletinden madalya bile almış. Bu alandaki başarılarını devam ettiren Sanders bir restoran zinciri kurmaya başlar ama asıl şirketin en büyük kozlarından biri 11 şifalı ot ve özel sosları olur.

Kim biliyor?
Coca Cola firmasında olduğu gibi sadece 2 yönetici bu sırrı biliyor.

Nasıl sır olarak saklanabiliyor?
KFC'nin ana şirket binasında sır saklanıyor. Görevimiz Tehlike'den Tom Cruise gelse bu formülü alamayabilir çünkü çok iyi bir şekilde korunuyor. Ana üssteki güvenlik şefinin açıklamarına göre, sırrın korunduğu yerin tanımı şöyle: "2 metre kalınlığında duvarları olan bir oda, heryeri kameralarla dolu, 7/24 silahlı görevliler hazırda tutuluyor, 2 farklı anahtarı, 2 farklı PİN şifresi" Evet bunlar bir tavuk için yapılıyor ama dünyanın en çok tavuk satan firması olduğu düşünülünce garip kaçmıyor.


OLİVER CROMWELL'İN KAFASININ OLDUĞU YER

Oliver Cromwell 1600'lü yıllarda İngiltere'de monarşik yapıyı tek başına sona erdiren önemli isimlerden biri. Cromwell'in doğal nedenlerden dolayı ölümünden sonra monarşik yapı tekrar kurulmuştur. Kral II. Charles'ın emriyle mezarı kazılarak ölü olan Cromwell'in tekrar öldürülmesi emri gelmiştir. Cesedini 12 saat ipte asılı tutan Kral Charles Cromwell'in başını kestirtmişti. Daha sonra Cromwell'in kellesi müze tarafından devralındı daha sonra ise bir koleksiyoncuya satıldı. Kellenin son sahibi 1957 yılında ölünce oğlu kelleyi saklamak istemedi ve gömmek için uygun bir yer aradı. Başı gömmek için 3 yıl yer arayan aile sonunda bunu gerçekleştirebildi. Şuan ise 2 kişi kellenin yerini biliyor.

Kim biliyor?
Cambridge Üniversitesi'nden 2 profesör.

Nasıl sır olarak saklanabiliyor?
Mezarın üstünde bir işaret yok ama yakınlarında mezarın yönünü gösteren bir işaret var. Bu sır sadece profesörlerden profesörlere aktarılabiliyor.

Facebook Twitthis Furl

Domuz Gribine karşı basit önlemler

DOMUZ GRİBİ'nden korunmak için basit fakat etkili önlemler.

Aşağıda okuyacağınız önlemler Dr.Vinay Goyal tarafından herkesin yararlanabilmesi için yayınlanmıştır. Dr.Vinay Goyal: Yoğun bakım ve Tiroit uzmanıdır. MBBS, DRM, DNB.

20 yıldan fazla klinik tecrübesi vardır. Hinduja Hastanesi, Bombay hastanesi, Saife Hastanesi, Tata Memorial hastanesi gibi önemli kurumlarda görev yapmıştır.
Şu anda Malad'da, Riddhiviayak Cardiac and Critical center'da Nükleer ilaç departmanı ve tiroit klinikleri şefi olarak görev yapmaktadır.
Mikrobun vücuda giriş noktaları yalnızca burun delikleri, ağız ve boğaz yoluyla olmaktadır. Çok bulaşıcı bir yapıya sahip olmasından dolayı her türlü önleme karşı H1N1 virüsüyle temas etmekten kaçınmak veya korunmak imkânsızdır. H1N1 virüsüyle temas etmek virüsün vücutta çoğalması kadar önemli değildir.
Sağlığınız yerinde ve H1N1 hastalık belirtileri göstermiyorken virüsün vücutta üremesini, belirtilerin daha da şiddetlenmesini ve ikincil enfeksiyonları n gelişmesini önlemek için dikkatimizi N95 veya tamiflu gibi ilaçları stoklamaya vermek yerine çoğu bildirgelerde bahsedilmeyen bazı çok basit önlemleri uygulayabiliriz.

1. Ellerin sıklıkla yıkanması ( Bütün bildirgelerde bahsedilmiştir)

2. "Hands-off-the- face" "Ellerinizle yüzünüze dokunmayın" yaklaşımı. Yemek, banyo ve yara bakımı gibi zorunluluklar dışında yüzünüzün herhangi bir yerine dokunmaktan kaçınınız.

3. Ilık tuzlu suyla günde iki kere gargara yapınız( tuza güvenmiyorsanı z listerin kullanınız). H1N1 'in boğaz ve burun boşluklarında çoğalıp enfeksiyona sebep olarak karakteristik belirtileri göstermesi için 2 -3 güne ihtiyacı vardır. Sağlıklı bir kişinin ılık, tuzlu suyla gargara yapmasının etkisi hastalığa yakalanmış olan bir kişinin tamiflu kullanması ile aynıdır. Bu basit ucuz fakat güçlü önleyici yöntemi küçümsemeyiniz.

4. Yukarıdaki 3. önleme benzer olarak; Burnunuzun içini en az günde bir kere ılık tuzlu suyla temizleyiniz. *Günde bir kere burnunuzu sümkürün ve sonra ılık tuzlu suya batırılmış pamuk tamponlarla silerek temizleyiniz. Bu yolla burnunuzda bulunak virüs sayısını etkili bir şekilde azaltmış olursunuz.

5. Narenciye suları gibi C vitamin bakımından zengin olan yiyecekler kullanarak doğal bağışıklığınızı güçlendiriniz. Eğer ilave olarak C vitamin kullanmak zorunda iseniz emilimi artırmak için mutlaka Çinko ile birlikte alınız.

6. Bitkisel çaylar, çay, kahve gibi sıcak veya ılık içeceklerden içebildiğiniz kadar çok içiniz. * Sıcak içecekler içmek gargara yapmakla aynı etkiye sahiptir fakat ters yöne doğru. Sıcak içecekler virüsleri yaşamaları mümkün olmayan ortama sahip olan mideye doğru yıkayarak götürürler. H1 N1 virüsü mide'de çoğalamaz, herhangi bir zarar veremez ve hayatiyetını devam ettiremez.

Facebook Twitthis Furl

Gemilerin nasıl suya indirildiğini görmek istemez misiniz?

video

Facebook Twitthis Furl

Dünyanın En İlginç Suikastleri -10


Avusturya Arşidükü Franz Ferdinand
Sırp gizli organizasyonu The Black Hand tarafından Arşidükü öldürmek için 6 suikastçi tutuldu. Saraybosna'da Ferdinand'ın geçeceği yol üzerine 6 suikastçi tarafından tuzak kuruldu. İlk iki suikastçide bombalar ve silahlar bulunuyordu. Bu saldırganları atlatmayı başaran Arşidük üçüncü suikastçinin ise bombayı arabasına atmasıyla karşı karşıya kaldı. Otomobilinin tepesinden seken bomba arkadaki aracı patlattı. Ferdinand hızla oradan uzaklaşırken toplum karşısında bir konuşma yapmak üzere hazırlanıyordu.

Konuşma sonrası Ferdinand kendisine saldırıların olduğu sırada arka araçta yaralanan askerleri görmek için hastaneye gitti. Buradan çıkan Ferdinand'ı takip eden Gavrilo Princip isimli suikastçi üstü açık arabasıyla giden arşidüke iki el ateş etti. Karısı ve Ferdinand öldü. Böylelikle I. Dünya Savaşını başlatan Princip sadece 19 yaşındaydı.

Facebook Twitthis Furl

Dünyanın En İlginç Suikastleri - 9


Grigori Rasputin
Rasputin’in yaşamı kadar ölüm şekli de enteresan noktalar içermektedir. Çar’ın orduların başına, cepheye gittiği dönemde Rasputin diğer hanedan mensupları ile birlikte sarayda bulunmaktaydı. Çar, doğrudan eşinden aldığı mektuplarla ülkeyi ve savaşları yönlendiriyordu. Bu durum önce sarayda daha sonra da halk arasında yaygın söylentilere ve tepkilere, moral bozukluklarına yol açıyordu. hanedan mensuplarının Rasputin’den duydukları rahatsızlık had safhaya ulaşmış ve onu ortadan kaldırmak için planlar yapılmaya başlamışı. Felix Yussupov isimli Tatar kökenli hanedan mensubu bir prens bu işe ön ayak oldu ve diğer komplocu arkadaşları ile beraber bir plan kurdular.

Yussupov ve Rasputin beraberce yemeğe giderken Yussupov onu öncelikle sohbet etmek amacı ile bir odaya aldı. Burada önceden siyanürle hazırlanmış kurabiyeler bulunmaktaydı. Her ne kadar bir kurabiye içersindeki zehir dozu bir insanı öldürecek miktarda olsa da hazırlanan şarabın da içine siyanür konuldu. Rasputin iki kurabiye yedi ve şarapdan da bir bardak içti. Ancak zaman geçmesine rağmen herhangi bir etki görülmüyordu. Paniğe kapılan Yussupov odadan arkadaşlarının yanına çıktı ve planın işe yaramadığını söyledi. Bu defa da ona bir silah temin edildi. Yussupov Rasputin’in yanına geri döndü ve silahını bir el ateşledi. Rasputin yere yığılmıştı. Yussupov sevinç içinde arkadaşlarının yanına koştu ve işi başardığını söyledi. Arkadaşı ona bir bardak şarap verdi ve işin sona ermesini kutlayalım dedi. O esnada Rasputin yeşil gözleri ile Yussupova baktı ve konuşmaya başladı. Odaya dalan Yussupov’un arkadaşı kendi silahı ile Rasputin’e ateş etti silahtan çıkan kurşun Rasputin’nin sırtının alt kesimine girip böbreğine saplandı. Öldüğünü düşündükleri Rasputin’i bir çarşafa sararak dışarda beklemekte olan araca doğru taşımaya başladılar. O sırada Rasputin hareket etti. Ölmediği anlaşılan Rasputin’nin son ölümcül yarası İngiliz Rayner tarafından Rasputin’nin alnın tam ortasından vurularak tamamlandı. Daha sonra araca yerleştirilen Rasputin’in bedenini buzlarla kaplı Neva nehrine attılar. Tam olarak 14 saat sonra Rasputin’in cesedi bulundu.

Facebook Twitthis Furl

Dünyanın En İlginç Suikastleri - 8


Tiberius Gracchus
Milattan önce 2. yüzyılda Romalı bir politikacı olan Tiberius Gracchus tarımsal bir reformu kanun olarak onaylatmak için dile getirince politik bir çalkantıya sebep oldu. Seçim günü kazanmış olduğu bu zaferin onu ölüme sürükleyeceğinden habersizdi. Silahlı korumalarla geldiği senatoda dövülerek öldürüldü. Senatörler ellerine geçen sandalye ve sert cisimlerle onu öldürdüler. Daha sonra ise Tiber Nehrine attılar. Senato dışında bekleyen yüzlerce taraftarı ise oracıkta öldürüldü.

Facebook Twitthis Furl

Dünyanın En İlginç Suikastleri - 7


Leon Trotsky

1920'li yıllarda sol görüşün baştaki temsilcilerinden Leon, Joseph Stalin'in en büyük rakibiydi ve Sovyetler Birliğinden sürgün yedi bu sebepten. Meksika'da yaşamaya başlayan Trotsky burada Marksizmi öğretmeye ve Stalin aleyhine konuşmaya devam etti. 20 Ağustos 1940'da ise Stalinin bir ajanı olan Ramon Mercader Trotsky'nin evine bir makale üzerine tartışmak için gitti. Trotsky makaleleri ararken Mercader cebinden çıkardığı bir buz kırıcıyı kafatasına saplayıverdi. Orada canını vermeden önce Trotsky "Bu adamı sakın öldürmeyin ondan öğreneceklerimiz var" dedi. En meşhur Marksistlerden Trotsky ise bir gün sonra beyin zedelenmesi yüzünden öldü.

Facebook Twitthis Furl

Dünyanın En İlginç Suikastleri - 6


Çar 2. Alexander (Rusya)
Diktatör diye adlandırdıkları Çar 2. Alexander'ı devrimciler öldürmek için 3 bombalama gerçekleştirdi. İlk suikast için at arabasının altına bomba atıldı. Bomba patladı ancak atlar öldü, Alexander ise sadece 3. Napolyon tarafından kendisine hediye edilen arabadan oldu.

Suikastçıların inatla kendisini öldürmeye, çalıştıklarını en sonunda anlayabilen Çar, canını kurtarmak için bir Millet Meclisinin kurulmasını kabul etmek zorunda kaldı. Halkın devlet işlerine karışmasını sağlayacak olan bu kararı Çar II. Aleksandr 1 Mart 1881'de imzalamıştı. Ertesi gün yayınlanarak halka yeni bir düzenin kurulduğu bildirilecekti. Fakat Çar çok geç kalmıştı. Bu kararı grandüklerine ve bakanlarına haber verdikten sonra askeri bir törene gitti. Dönüşte, Katerina kanalının yanından geçerken. Çar'ın kapalı arabasına, onun aldığı karardan haberleri olmayan suikastçılar tarafından havluya sarılmış bir bomba atıldı. Patlayan bomba birkaç muhafızını öldürdü, kendisine bir şey olmadı. II. Aleksandr arabadan çıkarak, kanlar içinde yatan, muhafızlarının yanına gitmişti.

Arabacısının: "Durmayalım Çar Hazretleri! Tehlike henüz geçmedi, hemen saraya gidelim!.." demesine aldırmıyordu bile.

Birkaç saniye sonra, II. Aleksandr'ın ayakları dibinde patlayan ikinci bomba, arabacının ne kadar haklı olduğunu göstermişti!..

Şimdiye kadar birçok suikasttan kurtulan II. Aleksandr, bu sefer ölüm derecesinde yaralanmıştı. Aceleyle saraya götürülüp çalışma odasındaki divana yatırıldığında gözleri kapanmıştı. Bir ayağı kopmuş, öteki de parçalanmıştı.

Facebook Twitthis Furl

Dünyanın En İlginç Suikastleri - 5


Abraham Lincoln
Tarihteki en bilinen suikastlerden biri Jon Wilkes Booth ve arkadaşlarının Abraham Lincoln için planladıklarıdır. Amerikadaki iç savaş durumundan memnun olmayan bir grup Lincoln'ün Beyaz Saray konuşması sonrası daha da öfkelenmişti. Lincoln bazı belirli zencilere oy verme hakkının verilmesini destekleyeceğini belirtti. Bu konuşma, kalabalıktaki güney sempatizanı ve Başkan’ın temsil ettiği her şeyden nefret eden aktör John Wilkes Booth’u oldukça öfkelendirdi ve Başkan’ı öldürmeye kesin karar verdi.

Aslında bu, Booth’un Başkan’a zarar vermek için ilk teşebbüsü değildi. 1864 yazının sonlarında, Booth Abraham Lincoln’u kaçırmak için planlar yapmıştı. Koyu bir güney sempatizanı olan bu genç adam, güneyliler lehine casusluk, asi ordusunun ihtiyacı olan kinin ve diğer tıbbi malzemelerin kaçakçılığını yapmaktaydı. Lincoln’u kaçırmaktaki maksadı ise, Başkan’a karşılık kuzeylilerin elindeki güneyli esirleri serbest bıraktırarak, Konfederasyon’un iyice seyrelmiş saflarına bir nebze olsun destek sağlama umuduydu.

Booth yerel serserilerden oluşturduğu grubuyla planlar yapmaya başladı. Başkan’ı kaçırmak için en iyi fırsatın, onu arabadayken kıstırmak olduğunu düşündü. Ancak son anda Başkan tiyatro oyunu seyretmek yerine 140. Indiana Alayı’nı ziyaret etmeye karar verince komplocuların planı suya düştü. Planın başarısızlığa uğramasıyla ümitlerini yitiren çete büyük ölçüde dağıldı. Tek başına kalan Booth, her ne kadar artık güney için bir umut kalmasa da yapabileceği son şeyi yapmak istemekteydi: Lincoln’u öldürmek.

14 Nisan 1865’de Lincoln’lar "Amerikalı Kuzenimiz" adlı oyunu seyretmek için Ford Tiyatrosu’ndaydılar. Oyun sırasında Booth tiyatroya geldi, arkadan gizlice şeref locasına girdi ve saat 22:15’te Başkan Lincoln’a kafasının arkasından ateş etti. Başkan yaralı halde caddenin karşısındaki Peterson House’a götürüldü. Ertesi gün saat 07:22’de hayata gözlerini yumdu. Bu olay, Amerika’daki ilk başkan suikastı olarak tarihe geçerken halkı büyük üzüntüye boğmuştu.

Facebook Twitthis Furl

Dünyanın En İlginç Suikastleri - 4


Julius Caesar
Julius Caesar (12 Temmuz, M.Ö. 100 - 15 Mart, M.Ö. 44), Romalı general ve en bilinen Roma İmparatorlarındandı. Ülkesinde önce sevilen ama daha sonra bir tiran olarak anılan Caesar'a birçok kesimden nefret nidaları yükselmekteydi.

Caeser Galya'ya gidip birkaç yıl süren bir savaşla (58'den 51'e kadar) bütün ülkeye boyun eğdirdi; Galyalıların ayaklanmasını bastırdı ve bu arada Vercingetorix'in örgütlediği genel isyanı bastırdı. Bu uzun savaşı, Galya Savaşı Üstüne Yorumlar adlı eserinde, kendisi anlatacaktır. Sezar askerleri yönetmeyi biliyor, onlar da, kendi çetin koşullarını ve yorgunluklarını paylaşmaktan geri durmayan bu komutana değer veriyorlardı. Ama Roma'daki şöhreti, senatoyu ve özellikle iktidarı kendi başına yürütmek sevdasında olan Pompeius'u kaygılandırmaktaydı. Bunu anlayınca Sezar meşruluk dışına çıkmağa karar verdi: askerleriyle Rubico Irmağı'nı aşıp şehre yürüyerek iç savaşı başlattı. Pompeius Yunanistan'a kaçtı, orada, 48 yılında Pharsale'de yenilgiye uğradı, taraftarları ise Afrika ve İspanya'da darmadağın edildiler, kılıçtan geçirildiler. 45 yılında iç savaş sona erdi. Zaferi kazanan Sezar, artık mutlak hükümdar olarak ülkeyi yönetebilecekti. Diktatör, ömür boyunca konsül ve en yüksek majistra seçildi. Kuruluşlarda derin bir reforma girişti. Bir yıl içinde cumhuriyeti imparatorluğa dönüştürdü. Yerine geçecek varisi olmadığından, yeğeninin oğlu, müstakbel Augustus olacak Octavius'u evlât edindi. Ama düşmanları ona karşı, himayesindeki Brutus ve Cassius yönetiminde bir suikast hazırladılar. Sonunda senatoda, Pompcius'un heykelinin dibinde üvey oğlu Brutus tarafından hançerlenerek öldürüldü.

Facebook Twitthis Furl

Dünyanın En İlginç Suikastleri - 3


Juvénal Habyarimana
6 Nisan 1994 tarihinde Ruanda'nın başkanı Habyarimananın özel jeti isabet eden iki roket tarafından düşürükldü. Yere çakılan uçakta başkanla birlikte 12 kişi öldü. Günümüzde suikasti gerçkeleştirenler halen bulunamamış olsada bazı çevrelere göre Ruandalı milliyetçiler ya da Hutu kökenli radikal bir grup tarafından öldürülmüş olabileceğine inanılıyor.

Facebook Twitthis Furl

Dünyanın En İlginç Suikastleri - 2


İsveç Kralı III. Gustav
İsveç Kralı olarak Gustav 1771'de devlet içinde kendine monarşik bir yapı oluşturmuştu. Devletin para harcamalarını kişisel zevklerine göre yapıyordu. Bu durumdan bir hayli sıkılan askeri bir subay olan Jacob Johan Anckarström yanına 2 arkadaşını da alarak suikast planları yapmaya başladı. Gustav ise bu planların varlığından haberdar oldu. Olmasıyla birlikte sürekli maskeyle kaçarak dolaşmaya başladı. Bir Kraliyet töreninde yakasından kral olduğu anlaşılan Gustav maskeli suikastçiler tarafından vuruldu. Saldırganlar kaçabildiler ama bir sonraki gün yakalanarak idam edildiler.

Facebook Twitthis Furl

Dünyanın En İlginç Suikastleri - 1


Malcolm X
ABD'li siyaset adamı, mücahit ve siyah haklarının en önemli savunucularından biriydi.

Malcolm X ya da Müslüman olduktan sonraki adıyla Malik Şahbaz, 1946-52 yılları arasında hayatını hapishanelerde geçirdi. 1962 yılına kadar da, Amerikada zenci Müslümanların önderi olan Elijah Muhammed'in en yakın adamı ve eylemin en etkili konuşmacısıydı. Fakat 1962den sonra İslâmiyeti iyice öğrenmiş, Elijah Muhammed'in peygamberlik iddiasına ve ırkçılığına karşı çıkmıştı.

1964 yılında hacca gitti. Orada dünyanın her yanından gelen Müslümanlarla görüşüp tanışarak, bütün beyazların Amerikadakiler gibi olmadığını öğrendi. Tunus, Cezayir gibi birçok Müslüman ülkelerini dolaştı. Amerikaya döndüğünde şunları söylüyordu: "Ben ırkçıydım ve İslâmiyeti ancak o şekilde benimsemiştim. Fakat Hz. Muhammed ve Hz. İbrahim'in yaşadıkları kutsal ülkeleri ziyaret ettikten sonra şimdi gerçek bir Müslüman oldum. Artık eski ırkçı değilim."

Bu davranışı, beyaz ve zenci Hıristiyanların yanında Elijah Muhammetin de düşmanlığını kazanmasına yol açtı. Hac dönüşünden kısa bir süre sonra 1965 yılında New Yorkta bir salonda dini konuşmalarından birini yaparken, kendisine sekiz adım uzaklıktan ateş edilerek öldürüldü.

Malcolm X'i, Elijah Muhammed'in öldürttüğü ileri sürüldü, ikisi arasında 1964 Martından beri süregelen çatışmaları bilenler, bu suikastın Elijah Muhammed taraftarlarınca düzenlendiği kanısındaydılar. Amerika zenci Müslüman hareketinin "Peygamberi" bu söylentileri yalanlamak için yaptığı basın toplantısında:

"O çok konuşuyordu, cezasını buldu!." demiştir. Bu söz bile, Elijah Muhammed'in suikast olayındaki payını göstermeye yeter bir kanıttır.

Facebook Twitthis Furl

Kuru temizleme nasıl yapılıyor?


Giysilerinizi evde çamaşır makinesinde yıkarken kirleri çözen madde sudur.

Ancak örneğin yünlü kumaşlarda olduğu gibi, birçok kumaş türünde su etkili olamayabilir.

Kuru temizlemede suyun yerine bir petrol ürünü kullanılır.

İnsanlarda ıslaklık, suyla temas anlamında algılandığından bu işleme kuru temizleme denilmektedir.

Aslında olay kuru ortamda yapılmamaktadır.

Joly Belin adında bir Fransız, kazara giysisinin üzerine kero-sen dökmüş ve bunun giysisinin üzerindeki lekeyi temizlediğini hayretle görmüştü.

Bu işin üzerine giderek 1840'h yıllarda Paris'te ilk kuru temizleme işletmesini açmıştı.

Başlangıçta kuru temizlemede çözücü madde olarak gaz veya kerosen kullanılıyordu.

Günümüzde ise hemen hemen tüm dünyada 'perkloroetilen' veya kısaca 'perk' diye tanımlanan bir çözücü kullanılmaktadır.

Elbiseler, kuru temizleyicide su yerine bu çözücü ile yıkanır.

Çözücü buharlaşmasın, havayı kirletmesin ve tekrar kullamla-bilsin diye her seferinde bir yerde toplanır.

Bu şekilde temizlenen giysiler, ütülenince yeni gibi dururlar.

Kuru temizleme yapılan giysileri eve getirdiğinizde, beraberinde baş ağrısı ve mide bulantısı riskini de getirdiğinizi unutmayın.

Kuru temizlemede kullanılan bu 'perk' isimli madde çok toksik olup, vücudumuzun önemli organları ve sinir sistemimiz üzerinde zararlı etkileri vardır.

Havada milyonda yüz partikül olunca zararlı etkileri görülmeye başlanılan bu çözücünün oranının, kuru temizleme yapılmış bir giysinin, kapalı bir arabaya konulup, on beş dakika tutulması ile milyonda 350'ye ulaştığı tespit edilmiştir.

İster inanın, ister inanmayın birçok kumaş türü kuru temizleme gerektirmez.

Kuru temizlemenin tek avantajı kumaşların çekmelerine ve şekillerini kaybetmelerine yol açmamasıdır.

Üretici firmaların, giysilerin etiketlerine 'sadece kuru temizleme' şeklinde ikaz yazmalarının ana sebebi, garanti süresince geri almak zorunda oldukları giysileri, çekme ve deformasyon tehlikesinden korumak içindir.

Özellikle ipek ve suni ipekten yapılmış giysiler güvenli bir şekilde elle yıkanabilirler.

Facebook Twitthis Furl

Silah susturucuları nasıl çalışır?



Filmlerde görmüşsünüzdür.
Aslında kulaklara zarar verebilecek kadar yüksek olan silah sesi, silahın ucuna takılan boru gibi çok basit bir madeni parça ile neredeyse işitilemeyecek kadar, çok düşük bir seviyeye indirilebilmektedir.
Gerçekten de susturucular silahın sesini çok aza indirirler ve de çok basit bir prensibe göre çalışırlar.
Bir balon düşünün, bu balonu iğne ile patlattığınızda yüksek bir ses çıkar.
Alt tarafı balonun içindeki basınçlı havayı boşaltmışsınızdır.
Halbuki balonun ağzını çok az açarak basınçlı havanın yavaşça boşalmasını sağlarsanız, çok az bir ses çıkar.
Bir diğer örnek de şarap şişeleridir.
Köpüklü şarap veya şampanya şişelerinin mantarları çıkartıldığında çok yüksek bir ses çıkmasına rağmen, normal bir şarabın mantarı çıkartıldığında az bir ses çıkar.
Çünkü şampanya şişesinde mantarın arkasında sıkıştırılmış basınçlı gaz bulunmaktadır.
Her iki örnekte de görüldüğü gibi, kapalı bir yerde sıkıştırılmış bir gaz aniden küçük bir delikten salınıverirse, ortaya bir patlama sesi çıkmaktadır.
Gazın basıncı fonksiyonel olarak size gerekli olduğu için, bu sesi azaltmanın tek yolu boşalan gazın tek bir delikten değil de, daha büyük bir delikten boşalmasını sağlamaktır.
İşte silah susturucularının arkasında yatan temel fikir budur.
Kurşunu silahtan atabilmek için, kurşunun arkasındaki barut ateşlenir.
Ateşlenen barut çok yüksek basınçlı ve hacimli bir sıcak gaz ortaya çıkarır.
Bu gazın basıncı kurşunu namluya doğru iter.
Kurşun mermiden çıktığında, bir şişenin mantarının çekilip çıkarıldığında oluşan sese benzer bir olay olur.
Kurşunun arkasındaki yaklaşık santimetrekarede 200 kilogram olan basınç, şampanyanın mantarının patlatılmasında olduğu gibi, kurşunun mermiyi terk etmesiyle birlikte yüksek bir ses çıkmasına yol açar.
Namlunun ucuna vidalanan ve üzerinde delikler bulunan susturucunun hacmi, namludan 20-30 kat daha fazladır.
Kurşunun arkasındaki sıkıştırılmış, basınçlı sıcak gaz anında buraya boşalır ve basıncı yaklaşık santimetrekarede 15 kilograma kadar düşer.
Kurşun da namludan çıkarken arkasında şampanya örneğinde olduğu gibi basınçlı gaz olmadığından, normal bir şarap şişesi mantarı çıkarılıyormuş gibi, çok az bir ses çıkarır.

Facebook Twitthis Furl

Bumerang nasıl geri gelebiliyor?


Bilinenin aksine bütün bumeranglar geri gelmezler.

Fırlatana geri dönebilen bumeranglar sadece Avustralya yerlileri Aborijinler tarafından spor olarak veya kuş sürülerini avlamakta kullanılırlar.

Aborijinlerin tarih öncesi zamandan beri bumerangları kullandıkları biliniyor.

Bumerangın İngilizce'de 'boomerang' olan ismi de Aborijinlerin kullandığı isimden türemiştir.

Aslında bugün Avustralya'da kullanılan ve bu kıtaya özgü isimlerin çoğunun kökeni Aborijinlerden kaynaklanır.

Örneğin Avustralya'yı ilk keşfedenler kanguruları görünce çok şaşırmış ve Aborijinlere bunların isimlerini sormuşlar, onlar da 'kanguru' cevabını verince, bu acayip hayvana kanguru ismini vermişlerdir.

Halbuki kanguru Aborijin lisanında 'bilmiyorum' demektir.

Bumerang şeklinde ancak geri dönme özelliği olmayan benzerlerinin Aborijinler gibi Mısır'da, güney Hindistan'da, Endonezya'da (Borneo) ve Amerika'da yerliler tarafından tarihin ilk çağlarından itibaren kullanıldığı biliniyor.

Bu tipler daha uzun ve ağırdırlar.

Av hayvanlarını öldürmede kullanılırlar.

Savaşlarda çok ağır yaralanmalara ve ölümlere sebep olurlar.

Hatta bazılarının ucu tesiri arttırmak için kanca şeklinde yapılır.

Aborijinlerin yaptıkları geri dönebilen bumeranglar ise hafif ve ince olup toplam uzunlukları 50 - 75 santimetre, ağırlıkları da 350 gram civarındadır.

Bumerangın iki kolunun ucu yapılırken veya yapıldıktan sonra kül ile ısıtılarak birbirinin aksi istikamete kıvrılır.

Bumerang yere paralel veya biraz aşağı doğru atılırsa biraz sonra yükselişe geçerek, 15 metre yüksekliğe kadar tırmanır.

Eğer bir ucu yere çarpacak şekilde atılırsa, yere çarpan bir mermi gibi müthiş bir hızla dönerek yükselir, 45 metrelik bir daire veya elips çizerek yörüngesini tamamlar, fırlatanın yakınına düşer.

Bumerangın nasıl geri döndüğü günümüzün bilim insanları tarafından tam anlaşılmış değildir.

Dönüşün aerodinamik kaldırma gücü ile üç eksende yaptığı cayroskobik dönüşün birleşiminin yarattığı sanılmaktadır.

Geri dönebilen bumerangların, diğerlerinin uçuş şekillerinin gözlemlenerek veya tamamen tesadüf sonucunda geliştirildiği sanılıyor.

Aborijinlerin bumerangla kuş avlamaları ise ilginç.

Bumerangı, kuş sürülerinin uçuş yüksekliğinin üzerine fırlatıyorlar.

Bumerangın yerdeki gölgesini gören kuşlar arkalarında yırtıcı bir kuş olduğunu sanıyorlar.

Kaçmak için dalışa geçiyorlar ve sonunda ağaçlar arasına gerilmiş ağlara takılıyorlar.

Bumerang fırlatma, tarihte kaydedilmiş en eski sporlardan biridir.

Günümüzde başta ABD'de olmak üzere bazı ülkelerde, hedefe yakınlık, mesafe, hız ve yakalama kategorilerinde spor olarak hala yapılıyor.

Facebook Twitthis Furl

Mikrodalga fırınlar yiyeceği nasıl pişirir?


Diyelim ki, normal bir fırında bir keki pişiriyorsunuz.

Kekler normal olarak 170-180 derecede pişirilirler.

Ama siz fırını yanlışlıkla 250 dereceye ayarlarsanız, olacak olan, kekin daha içi ısınmamışken, dışının yanmasıdır.

Normal bir fırında, ısı önce yemeğin piştiği kap sonra da yemeğin dışı ile temas eder ve oradan içine doğru yayılır.

Fırının içinde ısınan kuru hava da, kekin JÇİ hala nemli iken dışını kurutur ve kahverengi bir kabuğun oluşmasına yol açar Bir mikrodalga fırında kullanılan, yani yiyeceğin üzerine gönderilen mikrodalgalar 2.

500 megahertz frekansındaki radyo dalgalan boyutunda olup, frekansları FM radyo bandı frekansının yaklaşık 20 mislidir.

Bu frekanstaki radyo dalgalarının ilginç bir özelliği vardır.

Su, yağ ve şeker tarafından çok rahat emilmelerine rağmen plastik, cam, seramik gibi malzemeler, nitrojen ve oksijen gibi gazlarca emilmezler ve tekrar gerisin geriye yansıtılırlar.

Sık sık mikrodalga fırınların, yiyeceği içinden dışına doğru ısıttığını duyarsınız.

Bu doğru değildir.

Dalgalar doğrudan yiyeceğin yağ ve su moleküllerini etkilerler.

Yani yiyeceğin dışından başlayıp içine doğru ilerleyen veya tam tersi yönde bir ısınma söz konusu değildir.

Su ve yağ molekülleri yiyeceğin her tarafına dağılmış olmaları sebebi ile, ısınma da aynı zamanda her yerde olur.

Tabii ki bazı sınırlamalar da vardır.

Radyo dalgaları yiyeceğin daha kalın ve yoğun kısımlarından farklı şekilde direnç görerek geçtiklerinden, yiyecekte farklı sıcaklıkta noktalar oluşabilir.

Radyo frekansındaki bu mikrodalgalar, oksijen ve nitrojen tarafından emilmedikleri için, mikrodalga fırında bulunan ve çoğunlukla bu gazları içeren hava da, diğer fırınlardaki gibi sıcak olmayıp, oda sıcaklığındadır.

Bu da ısınan hava tesiri ile yiyecekte, kızarmış bir kabuk oluşmasına mani olur.

Bir mikrodalga fırınına, giysilerinizden birini koyarsanız, kumaş aniden ısınır ve içerdeki havayı da ısıtır.

Kumaş yanma-sa da normal bir fırında olacağı gibi kumaşın yüzeyinde kırışık bir kabuk oluşur.

Daha ilginci, bir mikrodalga fırının içine bir kahve fincanı içinde su koyarsanız, fincanın içindeki suyun ısısı, suyun kaynama noktasını geçtiği halde, suyun kaynamadığını, hava kabarcıklarının çıkmadığını görürsünüz.

Bu suyu fırından alır, içine bir kahve kaşığı sokar veya onu içinde kahve bulunan bir kaba dökerseniz, aniden kabarcıklarla kaynayacak ve hatta taşacaktır.

Facebook Twitthis Furl

Paslanmaz çelik niçin paslanmaz?


Çelik ile demir arasında çok az bir fark vardır.

Saf demir bir bakır kadar yumuşaktır.

Onun içine yüzde 2'ye kadar karbon katılması ile inanılmaz bir mukavemet, sertlik ve mekanik özellikler elde edilir ki, adı artık çeliktir.

Demirin bol olması, kolay ve ucuz elde edilmesi nedeniyle çeliğin de kullanımı çok yaygındır.

Ancak çelikte de, demirde olan bir zayıf nokta vardır.

Paslanma, diğer bir deyişle oksidasyon.

Günlük hayatımızda kullanılan eşyaların paslanması sonucu her yıl dünyada milyonlarca dolar boşa gitmektedir.

Bu kaybın büyük bir kısmı demir ve çeliğin paslanmasından dolayıdır.

Paslanmayı kısaca demirin havadaki oksijen ile birleşmesi olarak tanımlayabiliriz.

Aslında bu elektro kimyasal bir reaksiyondur.

Bu nedenle malzemenin bir yerinde başlayan paslanma boyanın altından geçerek diğer bir yerde ortaya çıkabilir.

Sadece demir ve çelik değil diğer metaller de paslanır.

Örneğin, alüminyum, prinç, bronz gibi.

Ancak onlarda malzeme ile oksijenin birleşmesinden oluşan çok ince tabaka, daha oluşur oluşmaz malzemenin hava ile temasını keserek koruyucu bir rol oynar, paslanmanın ilerlemesini önler.

Bu tabaka o kadar incedir ki, malzemenin rengi hemen hemen değişmez.

Demirdeki paslanmanın özelliği onun ve oksijen atomlarının boyutlarındaki büyük farktan dolayı yüzeyde sağlam bir birleşme olamaması, paslanmanın malzemenin içine nüfuz etmesi, sadece görüntü değil mukavemetin de bozulmasıdır.

Paslanmada havadaki nemin de etkisi büyüktür.

Reaksiyondaki su miktarı pasın rengini de belirler.

Bu nedenle pasın rengi siyah veya çok koyu kahverengi olabildiği gibi sarımtırak da olabilir.

Paslanmanın hızını artıran faktörlerden bir diğeri de tuzdur.

O da bu elektro-kimyasal reaksiyonun hızını arttırır.

Kışın kar nedeni ile yollarına tuz dökülen yerler ve deniz kenarlarında paslanma daha hızlı olur.

Paslanmaz çelikten önce, paslanmayı önlemek için malzeme boyanıyor veya galvaniz kaplanıyordu.

Bu çözümler de özellikle sağlık ve gıda sektöründe başka sorunlar yaratıyordu.

İlk paslanmaz çeliği Harry Brearley, 1913 yılında tesadüfen keşfetti.

Tüfek namluları için çeşitli metalleri birleştirerek deneyler yaparken bazılarının paslanmaya karşı dirençli olduklarını gördü.

Her büyük buluşta olduğu gibi, o da bunu sanayicilere kabul ettirebilmek için uzun bir uğraş verdi.

Krom gibi bazı metaller, atom boyutlarının birbirine yakın olmasından dolayı oksijenle çok kolay ve süratli birleşirler.

Kalınlığı birkaç atom olacak kadar çok ince ama çok sağlam bir tabaka oluştururlar.

Başka reaksiyon olmaz.

Bu tabaka zedelense bile tekrar oluşur.

Krom belli bir oranda çeliğe katılırsa yine aynı olay olur, çelik artık paslanmaz.

Paslanmaz çeliğin içinde yüzde 10-30 krom vardır.

Bu orana ve eklenecek nikel, titanyum, aliminyum, bakır, sülfür, fosfor ve benzeri elemanlara bağlı olarak kullanım yeri değişir.

Facebook Twitthis Furl

Saatler neden ileri-geri alınır?


Birinci Dünya Savaşı süresince birçok ülke saatlerini yılın belli aylarında yeniden ayarlamaya başladı. Bunun amacı günün aydınlık saatlerini, insanların uyanık oldukları zamana uydurmak, dolayısıyla evlerde ve sokaklarda yanan lambalar için gerekli enerjiden tasarruf sağlamaktı.
Bugün de aynı uygulamaya devam edilmekte, Nisan ayının ilk pazar gününde saatler bir saat ileri, Ekim ayının son pazar gününde ise bir saat geri alınmaktadır. Diğer bir deyişle ilkbaharda size kaybettirilen bir saat, sonbaharda geri verilmektedir.
ABD'de kış aylarında standart zaman, yazları ise gün ışığından tasarruf zamanı uygulaması kongre kararı olarak kabul edilmiş olmasına rağmen bazı eyaletler bu uygulamayı reddetmiştir. Bu eyaletlerde halen yaz-kış standart zaman uygulaması devam etmektedir.
Yaz günlerinde gün ışığı, yani aydınlık saatler çok daha uzun olmasına rağmen hala tasarruf için saatlerin niçin bir saat ileriye alındığı çoğunlukla anlaşılmaz. Bunun en kısa açıklaması 'gece zamanını da gündüze katmaktır' ama bizler zaten karanlık olan saat 24:00'de değil de 23:00'de yatmamızın ülkemize ne kazandıracağım genellikle anlayamayız.
Saatleri ileri almanın kış mevsimi ile alakası yoktur. Kış aylarında standart zaman uygulanır. Ancak yaz günlerinde çok uzun aydınlık geçen bir zaman süresi vardır. Amaç bu sürenin başlangıcını ileri kaydırarak, akşam olma süresini bir saat uzatmaktır.
Yaz günleri hava çok erken aydınlanır. Eğer çiftçi değilseniz saat 05:00'de uyanmanıza gerek yoktur. Ancak gün ışığından tasarrufa gerek duymayarak saatlerimizi ileri almasaydık, bakın ne olurdu?Dünyada güneşin 21 Haziranda 04:43'de doğduğu bir yer seçelim. Siz burada yaşıyorsunuz ve saat sekizde işte olmak için saat altıyı çeyrek geçe yataktan kalkmak zorundasınız. Bu seçtiğimiz yerde güneş ufukla 6 derece açı yaptığında, standart saat ile saat 05:11 civarlarında etraf tamamen aydınlanır. Bu durumda ileri alınmış saatler 06:15'i gösterir yani gerçekte siz işe bir saat erken gitmiş olursunuz ama ışığı yakmadan saate bakar, tıraş olup kahvaltı yapabilirsiniz.
Akşamları ise, her zaman 24:00'de yatmaya vücudunu alıştırmış bir insan, bir saat önce yatmak zorunda kalmış olur ama hava kararınca gece evde ve sokakta lambaların yanma süresi bir saat kısalmış olur.
Gün ışığından tasarrufun sanayinin kullandığı elektrikle alakası yoktur. Onlar gece de, gündüz de olsa zaten aynı elektrik enerjisini harcarlar.

Facebook Twitthis Furl

Un niçin çok tehlikeli bir patlayıcıdır?


Tarihte kayda geçen ilk un patlaması 1785 yılında İtalya'da Turiri'de bir ekmek fırınında, bir lambanın un tozunu tutuşturması sonucu oldu.

Ölüme ve fazla zarara yol açmayan bu patlamadan sonra konu unutuldu gitti.

Modern günlerimizin başlangıcında, insanlık tarihinin ana gıdası ekmeğimizin en önemli girdisi olan unun çok ciddi bir şekilde yanarak patlayabileceğini kime söyleseniz herhalde şaka kabul eder gülerdi.

1981'de ABD'de büyük bir hububat silosu infilak edip, 9 kişi ölüp, 30 kişi de yaralanınca gülmeler durdu.

1988'de hububat bulunan yerlere belirli bir emniyet standardı getiren kuralların uygulanmasına başlanılmasına rağmen 90'h yıllarda sadece ABD'de undan kaynaklanan ortalama yılda 13 patlama oldu.

Peki nasıl oluyor da un bu kadar tehlikeli bir şekilde patlayabiliyor? Sebebi basit.

Çünkü o bir karbonhidrat.

Havada toz olarak asılı duran karbonhidratın miktarı, bir metreküpte 50 gramı aşınca herhangi bir şekilde tutuşturulduğunda patlar.

Un tozları o kadar küçüktür ki, anında yanar ve bu yangın diğerlerine zincirleme yayılır.

Bu da toz bulutunda, ortama da bağlı olarak, patlayıcı bir güç oluşturur.

Benzer durum şeker, puding ve hatta çok ince testere talaşlarında bile oluşabilir.

Bir yangının çıkması için üç şeyin bir arada olması gerekir.

Hava (içindeki oksijen), yanıcı madde (burada un oluyor) ve tu-tuşturucu.

Silolarda insanların çalıştıkları yerlerde tutuşmak için gereken metreküpte en az 50 gram un tozu miktarına pek ulaşılamaz.

Tabii burada unutulmaması gereken patlamaya sebep verenin yanıcı maddenin havada asılı duran toz miktarı olduğudur, yoksa yere serilen unda böyle bir tehlike yoktur.

Silolarda tutuşmaya sebep olan şeyler, bilinçsizce yapılan bir kaynak, bir kesme işlemi, sigara, asansörler ve konveyörlerin mekanizmalarından çıkan kıvılcımlar olabilir.

Şüphesiz ortamın da çok önemi vardır.

Patlamanın yarattığı büyük basınç boşalacak yer bulamazsa binayı bile yıkabilir.

Açık havada ise patlama olmaz ama yine de tehlikeli bir alevlenme olur.

Hanımlar, endişelenmeyin, kurabiye veya börek yapmak için aldığınız bir kilo undan 50 gramı havaya uçmaz.

Bu olay için tonlarca un gerekir.

Hamur yoğurmak için balkona çıkmanıza hiç gerek yok!

Facebook Twitthis Furl

Lavabodan su niçin sağa dönerek boşalıyor?


Lavabonuzu veya küvetinizi su ile doldurun ve tıkacı aniden çekin.

Su düz olarak delikten boşalmayacak, döne döne bir hortum oluşturacak şekilde boşalacaktır.

Bu dönüş yönü kuzey yarımkürede sağa doğru, yani saat yönünde, güney yarımkürede ise tam tersidir.
Bilim insanları buna 'Coriolis' kuvveti diyorlar.
Her iki yarımkürede böyle birbirine ters yönde hava akımlarının ve okyanus akıntılarının olduğu herkes tarafından kabul ediliyor da, bir lavabodan boşalan suda, böyle küçük bir ortamda dünyanın dönüşünün etkili olup olamayacağı tartışma konusu.

Dünya kendi etrafında dönerken her tarafındaki hız aynı değildir.Ekvatordaki biri, bir günde dünya çapı kadar yani 40.000 kilometre giderken bir diğer ifade ile saatte 1670 kilometre hızla yol alırken, tam kutuptaki bir insan sıfır hızla sadece kendi etrafında dönmektedir.Aynı şekilde gökyüzünde asılı gibi duran bulutlar rüzgarın etkisini katmazsanız yere göre hareketsizdirler ama altlarındaki kara parçası ile birlikte dönerler.Bu durumda ekvatordaki bulutlar da kutupdakilere nazaran hızlı dönmektedirler.

A'yı ekvatorda, B'yi ise onun tam kuzeyinde 45 derece paralelinde iki nokta olarak düşünelim.Bir top mermisini A'dan tam kuzeye nişanlayıp attığımızda, atış sırasında ekvatorun dönüş hızı B noktasına göre neredeyse iki kat olacağından mermi B noktasının doğusuna gidecektir.

Aynı şekilde kuzey kutbundan hemen hemen hareketsiz bir konumdan tam güneye atılan bir mermi 45 paralelinde dünya dönüş hızı daha çok olduğundan bu sefer hedefin batısına düşecektir.

Yani kuzey yarımkürede kuzeye veya güneye atılan her şey atanın konumuna göre sağa gitmektedir.
Bu durum güney yarımkürede ise sola doğru gerçekleşmektedir.
Her iki yarımkürede kuzey - güney doğrultusunda hareket eden hava akımları ve okyanus akıntıları bu durumdan etkilenirler.
Kuzey yarımkürede sağa, güneyde sola dönerler.
Ancak bu, dünya yüzünde büyük bir ölçekte okyanusların dibindeki sürtünme ve bulutların, hava akımlarının üzerinde bulundukları yerle birlikte hareket etmelerinin etkileriyle oluşan bir tabiat olayıdır.

Bilim insanları bunun lavabo veya küvet gibi nispeten mik-ro ölçüde de mümkün olup olmadığını hala tartışıyorlar.

Bir kısmı burada suyun musluktan çıkış şekil ve hızının, lavaboya düştüğü noktanın, lavabonun ve suyun gittiği yerin yapısının etken olduğunu söylüyorlar, diğerleri de ideal şartlarda 50 kere deney yapın ve görün diyorlar.

Haydi banyoya, bilimsel deney yapmaya.

Facebook Twitthis Furl

Kağıt nasıl yapılıyor?


Kleopatra, Konfiçyüs, Einstein, Edison, Ts'ai Lun.
Bütün bu kişilerin içinde insanlık tarihinin gelişimine en büyük faydası olan kimdir dersek, herhalde Ts'ai Lun demezsiniz.Ama O'dur.
Ts'ai Lun günümüzden yaklaşık 2000 yıl önce Çin'de yaşayan bir memurdu ve MS 105 yılında bugünkü kullanılan hali ile kağıdı icat etti.
Dutağacı kabuğu, kenevir ve kumaş paçavralarını suyla karıştırarak ezdi, lapa haline getirdi, presleyerek suyunu çıkardı ve bu ince tabakayı kuruması için güneşin altında ipe astı.
Aslında insanlar MÖ 3500 yıllarında bile üzerine yazı yazabilecek çeşitli şeyler kullanıyorlardı.
Kağıdın icadı sonraki devirlerde Çinlileri dünyanın en gelişmiş kültürünün sahibi yaptı.
Şaşırtıcıdır ki, Orta Asya'ya 751, Bağdat'a ise 793 yılında ulaşan Ts'ai Lun'un kağıt yapma metodu, Avrupa'ya 1000 yılda gelemedi.
Avrupa'da ilk kağıt ancak 1151 yılında İspanya'da yapılabildi.
Özellikle matbaanın icadı ile birlikte kağıda olan ihtiyaç gittikçe büyüdü.
Yeterli hammadde bulmakta zorlanıldı.
Ayrıca bu şekilde kağıt imalatı çok zaman alıyordu ve dünyanın bir çözüme ihtiyacı vardı.
Kesin tarih bilinmiyor ama yaklaşık 18.yüzyılın başlarında Fransız bilimci Rene-Antonie Ferchault de Reaumur ormanda ağaçların arasında yürürken bir yaban arısı kovanı gördü.Yaban arıları evlerinde olmadığından durup kovanı incelemeye başladı.
Birden kovanın kağıttan yapılmış olduğunu gördü.
Peki onlar paçavra kullanmadan kovanı nasıl yapıyorlardı? Sadece paçavra değil, kimyasallar, ateş ve karıştırma tanklarını da kullanmıyorlardı.
Arılar insanların bilmediği neyi biliyorlardı ? Aslında her şey çok basitti.
Kısa bir gözlem sonucunda gördü ki, yaban arıları ince dallan veya çürümüş kütükleri kemirir gibi ağızlarına alıyorlar, burada mide sıvıları ve salyaları ile karıştırıyorlar ve kovanlarını yapmada kullanıyorlardı.
Reaumur arıların sindirim sistemini de inceleyerek buluşunu 1719 yılında Fransız Kraliyet Akademisi'ne sundu.
İlk kağıt makinesi 1798 yılında yapıldı.
Ancak bu geniş bir kayışın dönerek fıçıdaki lapayı aldığı ve ince kağıt haline getirdiği, her dönüşte tek bir kağıt yapabilen basit bir makine idi.
Silindirli makine çok geçmeden 1809 yılında John Dickinson tarafından icat edildi.
Günümüzde kağıt üretimi yüksek teknoloji ile ve tam otomatik olarak yapılabilmektedir ama işlemin aslı esas olarak değişmemiştir.
Kağıtların arasındaki kalite farkını kullanılan lifin türü, lapanın hazırlanışı, içine katılan malzemeler, kimyasal veya mekanik metotlar belirler.
Her ne kadar liflerin elde edilmesin- de ağaçlar ana kaynak ise de özellik taşıyan kağıtların yapılmasında günümüzde sentetik lifler de kullanılmaktadır.

Facebook Twitthis Furl

Gökyüzü neden mavidir?


Bu işin daha ilginç bir yanı var.Güneşin ışığı ne renktir, hiç düşündünüz mü? Çoğunuzun sarı diyeceğine eminim.
Güneş ışığı beyazdır, yani bir renk değildir, bütün renklerin karışımıdır.Bunun ispatı ise çok kolaydır.
Eğer evinizde kristal bir avize varsa, bir parçasını annenize belli etmeden alın ve güneşe doğru tutun.
Kristalin ışığı kırarak aynı gökkuşağının renkleri gibi ayrıştırdığını göreceksiniz.
Bilindiği gibi, güneşin beyaz ışığı aslında mor, mavi, yeşil, sarı, turuncu ve kırmızı renklerin karışımıdır.
Güneşten çıkarak atmosferimize kadar yol alan güneş ışınlarının çoğunluğu teğet geçerken, bir kısmı atmosferimiz tarafından emilir.
Bu ışık atmosferden geçerken mor tarafındaki ışıklar, kırmızı tarafındakine göre daha fazla dağılırlar ve atmosferde çoğunlukla mavi renk kırılarak yeryüzüne yansıtılır.
Bu durumda biz gökyüzünü mavi renkte görürken, güneşi de beyaz-sarı karışımı bir renkte görürüz.
Atmosferimiz olmasaydı, güneşi yine parlak bembeyaz renkte görecek ancak bütün gökyüzü geceleri olduğu gibi karanlık olacak, güneşle beraber diğer yıldızlar da görünüyor olacaktı.
Peki aslında beyaz renk olan güneş ışınları yukarıda bahsedilenler nedeniyle sarı renk görülüyor da, güneş ufka yaklaşıp batarken nasıl turuncu, hatta kıpkırmızı bir renk alabiliyor? Güneş ufukta alçaldığı zaman, açısı nedeni ile gözümüze ulaştığı mesafe de uzadığından, ışınları ona bakanlara daha çok yol kat ederek ulaşır.
Bu, ışınların havada daha çok molekül ve parçacık arasından geçmesi, onlar tarafından daha çok yansıtılması ve dağıtılması demektir.
Böylece güneş ufukta alçalmaya, batma noktasına doğru gelmeye başlayınca, o anda tepesinde bulunduğu yerlerde kırmızı dışındaki renkler atmosfer tarafından emildiği için gökyüzü mavi, güneş sarı renkte görüldüğü halde, güneşi ufukta görenlere kırmızı ve biraz da turuncu renkler ulaşır.

Facebook Twitthis Furl

Vücudumuz


İnsan vücudunda yaklaşık 100 trilyon hücre vardır.
Her dakika bunlardan 300 milyonu ölür.
Eğer sürekli olarak yenilenmeselerdi, bütün hücreler 330 gün içinde ölecekti.
Su, vücudun %69'unu teşkil eder.
Normal bir insanda yaklaşık 47 litre su vardır.
Teneffüs, terleme ve boşaltım ile her gün 2.4 litre su kaybedilir.
Su, vücuttaki çoğu dokunun %20 ile %80'ini ,beyin dokusunun ise %85'ini oluşturur.
Eğer 73 kilogramlık bir insanın vücudundaki suyun tamamı çıkarılacak olsaydı, geriye sadece 29 kilogramlık bir vücut kalacaktı.
Su dışında vücutta birçok madde daha mevcuttur.
Mesela normal bir vücutta, küçük bir sundurmayı yıkayacak kadar sönmüş kireç, 7 büyük sabun kalıbı yapacak kadar yağ, orta boy bir kavanozu dolduracak kadar şeker, 6 tuzluğu dolduracak kadar tuz, 9 bin kurşun kalem yapacak kadar karbon(13kg), 2 bin 2 yüz tane kibrit yapacak kadar fosfor, 25 milimetrelik bir çivi yapacak kadar demir, bir kaşık sülfür ve 30 gram diğer metaller bulunur

Facebook Twitthis Furl

Osuruk Nedir? Nasıl Osururuz? Çıkmayan osuruğum nereye gider?

Osuruk vücuttaki toksinleri atmanın bir yoludur. Mide ve bağırsaklarda biriken aşırı miktardaki gazın baskı yapması sonucunda osururuz.. Osuruklar ana olarak beş çeşit gazdan oluşur; Nitrojen(N2), karbondioksit(CO2), hidrojen(H2), metan(CH2), oksijen(O2) Bunlardan metan patlayıcıdır. Yandığı takdirde mavi renk, güçlü bir alevi olur. Bunu kendi kıçınızda denemeyin… Tabi bunlar tek başına osuruğa o kokuyu vermezler. Kokunun nedeni karbon(C) ve sülfürdür(S).

Nasıl osururuz?

Ağzımızı her açışımızda içeri hava girer ve döngü başlar. Tahmin edeceğiniz üzere, içeri giren hava dışarı çıkmak zorundadır. Bu durumda hava, sekiz metrelik bir sindirim tünelinden geçtikten sonra dışarı çıkabilir. Hava, önce midemize girer. Bu sırada hala sadece oksijen ve nitrojenden oluşan havanın bir kısım oksijeni burada emilir, geri kalan mideden bağırsağa geçer. Fermantasyon sonucu ortaya çıkan karbondioksit de birleşime katılır.

Osuruğa gürültülü, yüksek ve sulu sesi ile kokusunu verebilmek için bağırsaklarda protein ve karbonhidrat olması gerekir. Sindirim sırasında bakteriler fermente olup kalan besinlere saldırır. Bu sırada diğer gazlar üretilir. Bazı yiyecekler gaz yapar; lahana gibi selüloz açısından zengin besinler, fasulye, mantar…

Çıkmayan osuruğum nereye gider?

Çıkmak isteyen gaz içerde durmaz. Kaale almayabilirsiniz, bastırmaya çalışabilirsiniz, suçu başkasına atabilirsiniz, ama eninde sonunda kokulu gerçek ortaya çıkacaktır. Zaten osurmazsak vücudumuzdaki toksinler tekrar kana karışıp bizi zehirler. Aynı zamanda da karın bölgesinde şişkinlik ve ağrıya neden olur. Daha az osuruğun sırrı, yemek yerken konuşmamaktır. Eğer yemek yerken konuşursanız, gaz bir delikten içeri girecek ve bir başka delikten de dışarı çıkmak isteyecektir.
Çıkarken ne olduğunu anlamadığın şey işte bu

Bu mesajı eğer 5 kişiye gönderirsen fasulye yediğin zaman OSURMAZSIN
Bu mesajı eğer 10 kişiye gönderirsen osursan da KOKMAZ
Bu mesajı eğer 20 kişiye gönderirsen hayatta bir daha OSURMAZSIN
Bu mesajı eğer kimseye göndermeden silersen hayat boyu durmadan OSURURSUN

Facebook Twitthis Furl

Rum Ateşi'ni kimleri yaktı?


2.Sultan Mehmet İstanbul'u kuşattığı zaman donanması boğazı geçerken donanmanın üzerine Galata'daki şimdiki Yer Altı Camii'nin bulunduğu yerden, Saray Burnu'ndan ve Kız Kulesi'nden Rum Ateşi denilen özel bir karışımdan yapılmış, çok zor sönen ateş yağdırılmıştı.

Fetih gerçekleştirilip İstanbul alındıktan sonra padişahların tahta çıkışlarında ve bayramlarda Kız Kulesi'ne yerleştirilen toplar bu kez şenlik için ateşlenmeye başladı.

Facebook Twitthis Furl

Piramitlerin sırrı

Pramitlerin her biri 20 ton olan taşlardan inşa edilmiştir.
-Bu taşları temin etmek için en yakın mesafe yüzlerce kilometre uzaklıktadır.
-Bu taşların nasıl getirildiği bilinmemektedir.
-Pramit kimin adına yapıldıysa, onun bulunduğu odaya, yılda sadece 2 kez güneş girmektedir.(Doğdugu ve tahta tahta çıktığı günler)
-Mumyalarda radyoaktif madde bulunuyor.Bu yüzden mumyaları ilk kez bulan 12 bilim adamı kanserden ölmüştür.
-Pramitlerin içerisinde ultra sound, radar, sonar gibi cihazlar çalışmamaktadır.
-Kirletilmiş suyu, birkaç gün pramit'in içine bırakırsanız suyu arıtılmış olarak bulursunuz.
-Pramit'in içerisinde süt birkaç gün süreyle taze kalır ve sonunda bozulmadan yoğurt haline gelir.
-Bitkiler pramit'in içinde daha hızlı büyürler.
-Pramit'in içine bırakılmış su 5 hafta süreyle bekletildikten sonra yüz losyonu olarak kullanılabilir.
-Çöp bidonu içindeki yemek artıkları hiç koku yapmadan pramit içinde mumyalaşır.
-Kesik, yanık, sıyrık gibi yaralar büyükçe bir pramit'in içinde daha çabuk iyileşme eğilimi gösterir.
-Pramitlerin bazı odalarının içinde ne olduğu hakkında bir bilgi yoktur araştırmacıların çoğu ya içinde kayboldu ya da aynı yerde birkaç tur attılar.Ancak içlerini göremediler.
-Pramitlerin içi yazın soğuk, kışın sıcak olur.

Facebook Twitthis Furl

Uçaklar arkalarında niçin bulut bırakıyorlar?


Bu, çocukların gökyüzüne bakarak en sık sordukları sorulardan biridir.

Kim bilir kaçımız, kaçamak cevaplar vermiş, uçağın motorlarından çıkan duman olduğunu söylemiş ama aynı yükseklikte uçan her uçakta aynı şeyin olmadığını açıklayamamışızdır.

Bir bulutun oluşabilmesi için, havanın, yeryüzünden buharlaşan suyu absorbe edemeyecek, yani içine alamayacak kadar düşük sıcaklık ve basınçta olması, bir de bulutu oluşturacak su damlacıklarının etraflarında tutunabilecekleri toz parçacıklarının olması gereklidir.

Yerden 10 bin metreden fazla yükseklikte uçan yolcu ve savaş uçaklarının uçtuğu bu yükseklikte normal şartlarda hava çok temizdir, hiç toz yoktur, yani bir bulutun oluşması için gereken şartlardan biri eksiktir.

Bilindiği gibi jet uçaklarının motorları, ön taraflarından havayı alarak, yakıt ile yakar ve işlev tamamlandıktan sonra, arka taraflarındaki küçük çaptaki egzozdan büyük bir basınç ile dışarı verirler.

Bu motorların aldıkları hava ile birlikte giren su buharı, motorun içinde daha da koyu hale gelerek dışarıdaki çok soğuk havanın üzerine püskürtülür.

Buna teknik dilde 'sublime' olma olayı denir.

Yani buhar halindeki suyun, sıvı hale geçmeden, doğrudan donması, buz haline geçmesidir.

Aslında uçakların arkalarında bıraktıkları bulut, insan yapısı bir buluttan başka bir şey değildir.

Soğuk havada verdiğimiz nefes havada nasıl buharlaşıyorsa onun gibi bir şeydir.

Deniz seviyesinde, yüksek sıcaklık ve basınçta buharlaşan suyu hava kolayca absorbe eder.

Yükseklik arttıkça, hava sıcaklığı ve basınç düştükçe, hava artık su buharını içine alamaz hale gelir.

Ancak bulutun oluşması için bir üçüncü şart daha vardı, yani toz parçacıkları.

İşte burada toz parçacıklarının görevini, uçağın motorlarından egzost olarak çıkan yakıt parçacıkları yerine getirir.

Bu sayede bir bulutun oluşması için üç şart da yerine getirilmiş olur ve motorların gerisinde uzun, ince bir bulut oluşur.

Esasında alçak irtifada uçan uçaklarda da aynı şey oluşur, motorlardan su buharı salınır ama düşük ısı, nem miktarı, rüzgar yönü gibi etkenler tam oluşmadığı için uçakların arkasında beyaz bulut oluşmaz.

İlave edelim ki, bu olayda uçağın ve motorlarının cinsi ve kapasitesinin hiçbir etkisi yoktur.

Facebook Twitthis Furl

Buz tabakası niye suda batmaz?


Sular her zaman yüzeyden donarlar ve buz her zaman suyun üzerinde yüzer, dibe batmaz. Eğer suyun tüm diğer sıvılar gibi soğudukça yoğunluğu artsaydı, yani buz suyun dibine batsaydı, bu durumda okyanuslar, denizler ve göllerde, donma alttan başlayacaktı. Alttan başlayan donma yüzeyde soğuğu kesecek bir buz tabakası olmadığı için, yukarı doğru devam edecekti. Böylece Dünya'daki göllerin, denizlerin ve okyanusların çok büyük bölümü dev birer buz kütlesi haline gelecekti. Böyle bir Dünya'nın denizlerinde hiçbir canlı yaşayamazdı. Denizlerin ölü olduğu bir ekolojik sistemde kara canlılarının varlığı da mümkün olamazdı. Kısacası Dünya, eğer su normal davransaydı, ölü bir gezegen olacaktı.
Bilinen tüm maddeler ısıları düştükçe büzüşürler. Bilinen tüm sıvılar da yine ısıları düştükçe büzüşür, hacim kaybederler. Hacim azalınca yoğunluk artar ve böylece soğuk olan kısımlar daha ağır hale gelir. Bu yüzden sıvı maddelerin katı halleri, sıvı hallerine göre daha ağırdır. Ama su, bilinen tüm sıvıların aksine, belirli bir ısıya (+4' C'ye) düşene kadar büzüşür, ama sonra birdenbire genleşmeye başlar. Donduğunda ise daha da genleşir. Bu nedenle suyun katı hali, sıvı halinden daha hafiftir. Yani buz, aslında normal fizik kurallarına göre suyun dibine batması gerekirken, su üstünde yüzer.
Suyun yukarıda anlatılan özelliği, Dünya üzerindeki denizler açısından çok önemlidir. Eğer bu özellik olmasa, yani buz suyun üzerinde yüzmese, Dünya üzerindeki suyun çok büyük bir bölümü tamamen donar, göllerde ve denizlerde hiçbir yaşam kalmazdı. Bu gerçeği biraz daha detaylı olarak inceleyelim. Dünya'nın pek çok yerinde soğuk kış günlerinde ısı 0' C'nin altına düşer. Bu soğuk elbette denizleri ve gölleri de etkiler. Bu su kütleleri giderek soğurlar. Soğuyan tabakalar dibe doğru çöker, daha sıcak kısımlar yüzeye çıkar, ama bunlar da havanın etkisiyle soğur ve yine dibe doğru çöker. Ancak bu denge sıcaklık, 4' C'ye gelince birden değişir, bu kez ısının her düşüşünde, su genleşmeye ve hafiflemeye başlar. Böylece 4' C'lik su en altta kalır. Daha yukarıda 0' C, onun üstünde 2' C, böylece devam eder. Suyun yüzeyi ise 0' C'ye vararak donar. Ama sadece yüzey donmuştur. Yüzeyin altında kalan 4' C'lik bir su tabakası, balıkların ve diğer su canlılarının yaşamlarını sürdürmeleri için yeterlidir.

Facebook Twitthis Furl

Türkiye'de ilk demiryolu ne zaman yapıldı?


Sultan Abdülaziz yenilikçi bir padişahtı.

Yapmış olduğu Avrupa seyahatinde gördüğü demiryollarına çok imrenmiş, İstanbul?a dönüşünde İstanbul ? Edirne demiryolunun yapımı için bir demiryolu şirketine yetki vermiştir.

Ancak yapım sırasında demiryolunun Topkapı Sarayı'nın bahçesinden geçmesi gündeme gelince çevresindekiler bu duruma karşı çıkmışlardı.

Bu itirazları tebessümle karşılayan Abdülaziz tren saraydan değil isterse üstümden geçsin yeter ki bu demiryolu yapılsın diyerek bu konudaki isteğinin ne denli güçlü olduğunu gösterdi.

Facebook Twitthis Furl

45 gün süren deprem ne zaman oldu?


İstanbul' un en korkunç depremlerinden biri 14 Eylül 1509 da yaşandı.

Sarsıntılar 45 gün sürüp ortalığı harabeye çevirirken deniz dalgaları Galata Surları?nı aşarak şehirde bir tufan görüntüsü yarattı.

Facebook Twitthis Furl

Ağaç kesenleri affetmeyen padişah kimdi?


Kanuni Sultan Süleyman'ın büyük bir ağaç sevgisi vardı.

Avrupa ya yaptığı seferlerden birinde bir yeniçerinin bir armut ağacının dalını kırdığını görünce yeniçerinin kendi yayının kirişi ile bu ağaca asılmasını emretmişti.

Facebook Twitthis Furl

Floresan lambalar niçin daha ekonomiktir?


Floresan lambalar ilk olarak 1939 yılında, NevvYork Dünya Fuarı'nda 'General Electric' tarafından sergilendi.

Amerikan evlerinin elektrikle aydınlatılmasından yaklaşık 60 sene sonra ortaya çıkan floresan lambanın bilinen ampul ile savaşı günümüze kadar sürdü.

Aynı evin içinde banyoda yumuşak ışığı ile floresan galip gelebilirken, yatak odasında mücadeleyi romantik ışığı ile ampul kazandı.

Uzun mücadele sonunda zafer floresanın oldu.

Bunun esas sebebi ise evlerdeki tercihin değişmesi değil, elektrik giderlerinin azaltılması gereken yoğun yaşamın olduğu işyerleri ve okullardı.

18 Watt'lık bir floresan lamba, 75 Watt'lık bir ampul kadar ışık verebilir.

Yani floresanlar daha az enerji harcayıp, daha çok ışık verirler, yaklaşık yüzde 75 enerji tasarrufu sağlarlar.

Piyasa satış fiyatları daha yüksektir ama en az on misli daha uzun ömre sahiptirler.

Işık tek bir noktadan değil de tüpün her tarafından geldiği için daha fazla dağılır.

Mavimsi ışıkları daha yumuşaktır ve gözleri yormaz.

Floresan lambalarda, elektrik düğmesine basıldığında, trans-formerden geçen elektrik, tüpün bir ucundaki elektrottan diğerine bir ark oluşturur.

Bu arkın enerjisi tüpün içindeki cıvayı bu-harlaştırır.

Bu buhar elektrik yüklenerek gözle görülmeyen ült-raviyole ışınları saçmaya başlar.

Bu ışınlar da tüpün iç yüzeyine kaplanmış olan fosfor tozlarına çarparak görülen parlak ışığı oluşturur.

Floresan lambalar ilk açılışları sırasında çok elektrik çekerler.

Halbuki bu miktarda enerjiyi bir saatlik açık durumda ancak harcarlar.

Ayrıca çok sık açıp kapama ile ömürleri de kısalır.

Örneğin tipik bir floresan lamba devamlı açık bırakıldığında 50.000 saat çalışabilir.

Üç saatlik aralarla kapanıp açıldığında ömrü 20.000 saate düşer.

Sonuç olarak floresan lambaları bir saat sonra açacaksanız hiç kapatmamanız daha ekonomik olabilir.

Normal ampullerde açıp kapamanın ciddi bir etkisi yoktur.

Bazı insanların floresan tipi ışıklara duyarlıkları vardır.

Aslında ayırt edemeyiz ama floresanın ültraviyole içeren arkı saniyede 120 kez çakar.

Işığın bu frekansı bazı insanlarda migren denilen baş ağrıları yaratabilir.

Bu titreşimleri lambaya doğrudan baktığınızda göremezsiniz ama gözünüzün köşesinden baktığınızda görebilirsiniz.

Evlerdeki çiçekler genellikle yeşil yapraklı olup, ışığın kırmızı ve mavi kısmını absorbe ederler.

Mavi onlar için özellikle önemlidir.

Ampul ışığında mavi renk çok azdır.

Bu nedenle evdeki çiçekler için floresan lambalar daha faydalıdır.

Facebook Twitthis Furl

Fotoğraflarda gözler niçin kırmızı çıkıyor?


Geceleri flaşla çekilen fotoğraflarda genellikle gözler kırmızı çıkar.

Peki fotoğraftaki güzelliği bozan bu olay nasıl olur? Niçin her zaman olmaz? Niçin gündüzleri flaşla çekilen fotoğraflarda olmaz? Gözümüz iç içe geçmiş üç tabakadan oluşur.

En dışarıdaki gözümüzü koruyan ve göz akı da denilen sert tabakadır.

İkincisi, kan damarlarından meydana gelmiş ve ortasında göz bebeğinin bulunduğu damar tabakadır.

Bu damarlar sayesinde fazla ışıkta göz bebeğimiz küçülür, karanlıkta ise daha çok ışık alabilmek için büyür ama bu hareketi oldukça yavaş yapar.

Üçüncü tabaka da retina adı verilen, ışığa duyarlı kılcal damar ağlarından oluşan ağ tabakasıdır.

Köpek, kedi, geyik, karaca gibi hayvanlann gözlerinin arkasında, yani retinalarında ayna gibi, yansıtıcı özel bir tabaka .

vardır.

Eğer karanlıkta gözlerine el lambası veya araba farı gibi bir ışık tutarsanız, bu ışık gözlerinin içinden yansır ve gözleri karanlıkta pınl pırıl parlar.

İnsanların gözlerinin retinasında ise böyle bir yansıtıcı tabaka yoktur.

Fotoğraf makinesinin flaşı çok kısa bir zamanda çok kuvvetli bir ışık verir.

Gözbebeğimiz ise bu kadar kısa zamanda küçülmeye fırsat bulamaz.

Işık doğrudan retinaya ulaşır ve oradan da doğrudan kılcal damarların görüntüsü yansır.

İşte flaşla çekilen fotoğraflarda görülen bu kırmızılık retina tabakasındaki kılcal damarların görüntüsüdür.

Günümüzde, birçok fotoğraf makinesinde, gözün bu kırmızı görüntüsünü azaltacak önlemler alınmıştır.

Bu makinelerde flaş iki kere çakar.

Birinci çakış resim çekilmeden az önce olur ve gözbebeğinin küçülerek gözdeki yansımayı azaltmasına zaman tanır.

İkincisi de tam fotoğraf çekilirken olur ki, gözbebeği olması gereken durumu almıştır zaten.

Başka bir önlem de odadaki bütün ışıkları açarak' gözbebeğinin önceden küçülmesini sağlamaktır.

Geceleri flaşlı fotoğraflarda, gözlerin kırmızı çıkmasının önlenmesinin bir yolu da flaşı objektiften olabildiğince uzak tutmaktır.

Günümüzde fotoğraf makineleri o kadar küçülmüştür ki, flaş makinenin bünyesinde ve objektife birkaç santim mesafededir.

Flaşın ışığı göze gelip yansıyarak geri döndüğünde doğrudan objektife gelir.

Gündüzleri ise gözümüze dışarıdan, her yönden ışık geldiği için, flaşın ışığı bunların arasında daha az oranda gözümüze girer ve kırmızı göz olayı yaratmaz.

Facebook Twitthis Furl

Helikopterlerin arka pervaneleri ne işe yarar?


Günümüz taşıtları içinde en çok yönlü ve şaşırtıcı olanı helikopterdir.

Üç boyutta da hareket edebilmesi, hemen hemen her yere gidebilmesi nedenleri ile uçaklarla yapılamayan birçok özel görevlerde de kullanılabilirler.

Ancak helikopterlerin uçma me- kanizmaları uçaklara göre oldukça karışık, üretim maliyetleri de daha yüksektir.

Helikopterleri uçaklardan ayıran önemli özellikler, havada asılı durabilmeleri, kendi eksenleri etrafında döne-bilmeleri ve geri geri uçabilmeleridir.

Uçaklarda gerekli gücü motor sağlar ama asıl havada kalabilmelerini sağlayan kanatlarıdır.

Helikopterlerde ise havada kalmayı sağlayan motora bağlı pervanelerdir.

Onları bir çeşit dönen kanat olarak düşünebiliriz.

Bir helikopterde iki veya daha fazla kanat olabilir.

Kanatlara hafif bir açı verilip, ana motor çalıştırılınca, dönen kanatlar helikopteri kaldırmaya çalışır.

Yerde iken sorun yoktur ama havalanınca helikopterin gövdesi, pervanenin dönüş yönünün tersine dönmeye başlar.

İşte burada bu hareketi durdurabilecek ilave bir güce ihtiyaç vardır.

Bu ilave gücü sağlamanın en kolay yolu, dönüş yönüne dik ilave bir pervane koymaktır.

Buna kuyruk rotoru denilir.

Kuyruk rotoru aynen uçak pervanesi gibi bir itiş gücü yaratır ve helikopterin gövdesinin dönmesini dengeleyerek sabit kalmasını sağlar.

Kuyruktaki pervaneyi döndüren ayrı bir motor yoktur.

Hareketini ana motordan bir şaft ile alır ve altındaki dişli kutusu vasıtası ile dönmesi gereken devirde döner.

Helikopterleri tam olarak kontrol edebilmek için ana ve kuyruk pervanelerinin ayarlanabilir olmaları gerekir.

Kuyruk pervanesinde kanatların eğimlerinin, yani açılarının ayarlanması ile helikopterin kendi ekseni etrafında dönebilmesi sağlanır.

Ana pervane ise çok önemlidir.

Yükseklik değiştirmeyi, ileri ve geri gitmeyi, dönmeyi o sağlar.

Bunun için de inanılmaz derecede dayanıklı olması gerekir.

İşin asıl sırrı ise ana pervanenin dönen kanatlarının eğiklik açılarının bir tam tur süresince değişmesidir.

Helikopterlerin havada hareketsiz kalabilmeleri için pervanelerin açılan da sabit olmalıdır.

Bu açılan tüm kanatlarda aynı an- da değiştirmekle alçalma ve yükselme sağlanır.

Kanatlar arkaya geldiklerinde açılan büyük, öne geldiklerinde daha küçük ise ileri doğru hareket, tersi durumda da geriye doğru hareket sağlanır.

Facebook Twitthis Furl

Bir diş sarımsak bakın nelere kadir...


Sarımsak eski çağlardan beri çok kuvvetli bir antibiyotik olarak kullanılan bir bitki. Daha doğru bitki değil tam bir ilaç. Ama sarımsak yiyemeyen veya kokusundan rahatsız olanlar için aynı oranda yarar sağlayan sarımsak yağını kullanabilirsiniz.

Sarımsak Yağının Faydaları:


Mikrop öldürücüdür. Kandaki kolesterol miktarını ve yüksek tansiyonu düşürür. Damar sertliği önleyici kalbi kuvvetlendirici etkileri vardır. Bağırsak solucanlarının düşürülmesine yardımcı olur. Astım, bronşit, verem, nefes darlığı ve öksürükte faydalıdır. Balgam söktürür. Saç dökülmesinde ve saç kırılmasında kullanılmaktadır. Saçların uzamasına yardımcı olur. Solunum ve hazım sistemindeki mikropları öldürür. Grip, tifo ve difteri gibi salgın hastalıklar esnasında faydalıdır. Karında ve bacaklarda toplanan suyun boşalmasına yardımcı olur. Mesane taşlarını düşürür, böbreklerde taş oluşmasını önler. kanserden korur.

Kullanılışı ve dozu: Bir çay bardağı suya 3 damla damlatılarak günde 2 defa alınır. Ayrıca cilde masaj yapılarak kullanılır. Kapsülle 3 damla alınır.

Facebook Twitthis Furl

Dünyaya yön veren cümleler


Helga Hesse'nin yazdığı, Doğan Kitap'tan çıkan 80 Cümlede Dünya Tarihi adlı kitap 80 özlü sözle, okuyucusunu dünya tarihi içinde bir yolculuğa çıkarıyor. MÖ yaşayan Miletoslu Tales'in "Kendini tanı,"sıyla başlayan kitap, George W. Bush'un "Şer ekseni," sözüyle bitiyor ve 2 bin 600 yıllık bir yolculuğun kapılarını aralıyor. Kitapta yer alan her söz, ilginç tarihsel öykülere dayanıyor ve her biri
kendine ait zamanın ve mekânın koşullarıyla ilgili ilginç bilgiler içeriyor.

Kendini tanı (Miletoslu Tales, MÖ 625-547):

Felsefenin başlangıcı olarak kabul edilen bu söz, tanrılara olan güvenden vazgeçiş; dünyanın başlangıcı, işleyişi ve nedenselliğine ilişkin soruların da başlangıcıdır. Bilgilerinin çoğunu, suyun kutsal sayıldığı Mısır ve Mezopotamya'da edinen Tales'e göre yaşam, suyla başlıyordu.

Tanrı zar atmaz (Albert Einstein, 1879-1955):

Tesadüflerin sadece bilgi ve idrak eksikliğine dayalı olduğunu savunan bilim adamına göre, görünen belirsizliğin ardında kesinlikle yasalara bağlı, bilimin henüz keşfedemediği bir düzen vardı.

Böl ve yönet (XI. Louis, 1423-1483):

İnsanların birbiri üzerinde iktidar kurmaya başladıklarından beri bu düşünce, cezbedici bir yöntem olarak karşımıza çıkar.

Amaca giden her yol mubahtır (Machiavelli, 1469-1527):

En önemli eseri Prens'te hükümdarın iktidarı nasıl elde edeceği konusunda fikirler üreten Machiavelli'ye göre siyasette başarı kazanmak için yalandan, ihanetten ve entrikadan kaçınmamak gerekir.

Düşünüyorum, öyleyse varım (Descartes, 1596-1650):

Modern insanlar için neredeyse sıradan olan bu cümle, insanların yaşama ve dünyaya bakışlarının değişmesini sağladı.
Bu sözle benimsediği bilimsel yöntemi ve kendi bilgi edinme şekli olan kuşkuyu anlatan filozof, tüm bilim dalları için geçerli olan tek kuralın şüphe olduğu kanısındaydı.

İnsan insanın kurdudur (Thomas Hobbes, 1588-1679):

Hobbes, Leviathan adlı eserinde insanın, diğer canlılardan farklı olarak davranışlarında özgür olsa da, yaşama içgüdüsünün esiri olduğunu söyler. Ve ona göre insan, kendi ırkından olanlardan daha iyi ve başarılı olmak için bir vahşi hayvan gibi davranır, bu yüzden insanların davranışlarına yön evren ne din ne de devlettir, sadece ve sadece kendi ihtiraslarıdır.

İnsan özgür doğar ama her yerde zincire vurulmuş olarak yaşar (Jean-Jacques Rousseau, 1712-1788):

Rousseau, modern insan için belirli bir devlet gücünün vazgeçilmez olduğunu, ancak bu gücün insanların doğal özgürlüğüyle uyum içerisinde olması gerektiğini, buradan yola çıkarak devletin ancak herkesin onayıyla kurulabileceğini belirtir.

Vakit nakittir (Benjamin Franklin, 1706-1790):

Franklin'e göre para kazanmak yerine boşa geçen zaman kaybedilmiş paradır. O, zamanın bir servet olduğu ve dikkatli harcanması gerektiğine inanıyordu.

Tek bildiğim, hiçbir şey bilmediğimdir (Sokrates, MÖ 470-399):

Bu sözle her tür bilgi arayışının hiçbir şey bilmediğinin kabulüyle başladığını anlatan Sokrates'in amacı, bilgisizliği ve bilgi olduğu düşünülen şeyi ortaya çıkararak, bireyi mantıklı yaklaşımlar aracılığıyla doğru davranışa sevk etmekti.

Benim bir düşüm var (Martin Luther King, 1929-1968):

Cümle şöyle devam ediyordu: "Günün birinde dört küçük çocuğum tenlerinin renklerine göre değil, karakterlerine göre yargılanacakları bir ulusta yaşayacaklar."

Bütün ülkelerin işçileri birleşin (Karl Marx, 1818-1883):

Marx bu sözünü şöyle açıkladı: "Hakim sınıflar bir komünist devrim karşısında titremelidir. Proletaryanın bu devrimde zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi yok. Ancak kazanabileceği bir dünya var."

Gölge etme başka ihsan istemez (Sinopli Diogenes, MÖ 404-323):

Diogenes'e göre kişi maddi anlamda her şeyden vazgeçtiğinde ve özü itibarıyla doğayla uyum içinde yaşamaya başladığında mutluluğa erişirdi.

Facebook Twitthis Furl

Soğan doğrarken niçin gözümüz yaşarır?


Soğanın anavatanının Güneydoğu Asya olduğu sanılıyor.

Günümüzde ise dünyanın her yerinde, özellikle sıcak iklim kuşaklarında yetiştirilmekte ve tüketilmektedir.

Soğanın tarihi o kadar eskiye gitmektedir ki, kayıtlı tarihten de önce Çin, Hindistan ve Ortadoğu'da yiyecek olarak kullanıldığı tahmin ediliyor.

Soğan besleyici bir gıda olmasının yanı sıra müthiş bir aro-matik özelliğe de sahiptir.
Bu aromada içindeki kükürtlü maddelerin büyük etkisi vardır, ancak aroma tek başına kükürtlü maddelerden kaynaklanmamaktadır.
Soğan ve sarımsakta sülfür ihtiva eden amino asitlerin türevleri de vardır.
Bir soğanı kestiğinizde bunlardan 'SI propenylcysteine-sulphoxide' adı verilen kısım çözülür ve gözlerimizi tahriş eden 'proponal-S oxit' adlı kısmı ortaya çıkar.
Kimya ilminin karışık kelimeleri aklımızı karıştırmadan esasa geçersek, bu maddenin gözümüze değmesi ile bir çeşit hidroliz olur ve içinde eser miktarda bulunan sülfrik asit gözümüzü yakar ve yaşarmasına neden olur.
Bu bileşimler çok dengeli değillerdir.
Örneğin çok düşük bir ısı işlemi sonucunda dahi tamamen yok olurlar.
Bu nedenle de pişmiş soğanda hiç bulunmazlar ve göz yaşartamazlar.
Soğan doğrarken gözlerinizin yaşarmaması için önerilen birçok önlem vardır.
Önce en ciddisini söyleyelim.
Bazı aşçılar soğanı kesmeden önce ıslatmayı, keserken de ıslak tutmayı veya soğanı çeşmeden akan suyun altında kesmeyi öneriyorlar.
Bir başka görüş ise soğan doğrarken ağızdan nefes almayı tavsiye ediyor.
Bu görüşe göre gaz nefesimizle birlikte burnumuza girip gözümüze yaklaşmak yerine doğrudan ciğerlerimize girer ve çıkarmış.
Bunu sağlamak için de dişlerimizin arasına bir metal kaşık koymak yeterliymiş.
Soğan doğrarken gözlerin yaşlanmasını önlemek için, dudaklar arasında bir limon dilimi, dişler arasında bir kesme şeker veya dörtte bir dilim ekmek bulundurmayı önerenler de var.
Böylece ağzımıza alacağımız bu gibi şeylerin, aldığımız nefesteki sülfür gazını emdiğini iddia ediyorlar.
Diğer görüşler ise, soğanın doğranılmasına tepesinden başlanılması ve cücüğünün en sona bırakılması veya soğanın doğramadan önce yarım saat buzdolabında tutulması şeklinde.
Soğan doğrarken deniz gözlüğü veya kontakt lens takılmasının faydalı olacağını ileri sürenler de var.
Bu kadar çok önlem seçeneğinin içinde, siz bir tanesini bile uygulamıyorsanız, yapacak bir şey yok, soğanı ağlaya ağlaya doğramaya devam edeceksiniz.

Facebook Twitthis Furl

Neden kadınlar erkeklerden daha çok ağlar, neden korku filmleri bu kadar korkunçtur?...


Neden kadınlar erkeklerden daha çok ağlar, neden korku filmleri bu kadar korkunçtur ve neden ağrı gerçekten de aklımıza saplanıp kalır? Tüm bunların cevabı bir kitapta bir araya geldi ve beynimizde neler olduğunu ortaya koymak için misyonunu üstlendi.

Rita Carter tarafından kaleme alınan ‘The Brain Book’ (Beyin Kitabı) insan beynini masaya yatırarak açıklanması zor sorulara cevap arıyor.

Kadınlar duygusal anlamda erkeklere göre neden daha hassas? Kalp krizi sırasında neden insanın kolu ağrır ya da bazı insanlar neden paranormal güçlere sahiptir? Bunların cevabı, beyin üzerine yazılan bir kitapta saklı.

Rita Carter tarafından kaleme alınan ‘The Brain Book’ (Beyin Kitabı) insan beynini masaya yatırarak açıklanması zor sorulara cevap arıyor.

Yetişkin insan beyninde 100 milyardan fazla sinir hücresi olduğunu ve bunların karmaşık süreçler yarattığını söyleyen kitap, beyinde acıyı hisseden bölgenin büyüklüğü ve barındırdığı sinir hücresi kişiden kişiye değiştiği için, kişilerin acı eşikleri de farklı olduğunu söylüyor.

Kalp krizi öncesi kolda uyuşma ve acı duyma da beyin tarafından kişiye bir uyarı göndermek amacıyla yapılıyor.


NEDEN KORKU FİLMLERİNDEN KORKARIZ?

Vücudun kendini koruma hissi, korku filmi izlerken korkmanın en büyük nedeni aslında. Görülen korkunç durum bir tehdit olarak algılanıyor ve suratın şekli de buna göre bir hal alıyor. İnsan, tehlikeyi daha iyi görebilmek için gözlerini 'faltaşı' gibi açıyor, tehlikeye hazır olabilmek için refleksler hazır hale geliyor.

KADINLAR NEDEN DAHA DUYGUSAL?

Kadın beyninin duyguları, konuşma ve sanat yeteneğini kontrol eden sağ bölümü erkeklere göre daha iyi çalışıyor. Bu kadınları daha fazla empati sahibi, duygusal ve daha iyi konuşmacı yapıyor. Erkeklerin daha az konuşmasının ve duygularını konuşarak ifade ederken zorlanmasının sebebi bu.

ASLA HİÇBİR ŞEYİ UNUTAMAZSINIZ

Anılar ve yaşanılanlar insan beyninin içine hükmeder. Bunlardan biri unutulsa bile, diğerleri hep kalır. Ancak şiddetli bir çarpma ve büyük bir yaralanma sonucunda hafızayı yitirmek mümkün.

"BU BANA DAHA ÖNCE DE OLMUŞTU"

Dejavu, benzer hissi ya da olayı tekrar yaşamak anlamına gelir. Yaşanılanlar sanki daha önce de yaşanmış gibidir. Carter’a göre, ‘deja vu’ da beynin bir oyunu. Buna göre beyin daha önce yaşanan bir olaydan küçük bir parça da bulsa o olayı hatırlayıp, aynısı olduğu yanılgısını hissettiriyor.

Rita Carter’ın kitabı Amerika’da şu sıralar çok satanlar arasında yer alıyor.

Facebook Twitthis Furl

Yoğurt deyip geçmeyin


Yoğurtun zararlı bakterilerin üremesini durdurarak bağırsakların düzenli olarak çalışmasını sağlamasının yanında diğer faydalarını biliyor musunuz?

Sindirim sisteminin sağlıklı çalışmasına etkisi bulunmaktadır, mide rahatsızlıklarını önler. Şeker hastaları için yararlı bir besindir, kan şekerini düzenleyici etkisi bulunmaktadır. Kaymağı alınmış ve mutlaka ekşimemiş yoğurt tercih edilmelidir.

Bağırsak düzensizliklerinin giderilmesine, özellikle çocuk ve yetişkinlerde karşılaşılan ishallerin tedavisine yardımcı olur. Bağırsaklarda bulunan tehlikeli ve zararlı mikropların çoğalmalarına ve hatta yaşamalarına engel olur. Kanser riskini azaltır, özellikle kolon kanserine karşı koruyucu etkisi bulunmaktadır.Vücuttaki kolesterol miktarının azalmasına yardımcı olur, LDL kolesterolü azaltır. Kandaki asit baz dengesini sağlıklı hale getirir.
Süt ve süt ürünlerini tükettikten sonra laktoz intolerans nedeniyle bağırsaklarda gaz problemi yaşayan kişilerde laktozun parçalanması nedeniyle gaz oluşumunu azaltır. Bağırsakları temizlediği, zararlı bakterileri önleyerek ishal oluşumunu engellediği için gıda zehirlenmelerine karşı koruyucudur.

Bağırsaklarda B vitaminlerinin bolca üretilmesini sağlar. Rahatlatıcı etkisi bulunmaktadır. Bu nedenle iyi ve rahat bir uyku için idealdir. Kalsiyumun daha fazla emilmesini ve bağışıklık sisteminin güçlendirilmesini sağlamaktadır. Antibiyotik kullananlar, ilacın etkisiyle zarar görebilecek yararlı bakterilerin korunması amacıyla yoğurt yemelidirler.
Midesi çok duyarlı olanlar ile oniki parmak bağırsağı ülseri olanlara dokunabilir. Bu durumda dikkatli tüketilmelidir.

"Nefes kokusunu gideriyor"

Japonya'da yapılan ve sonuçları İngiltere'de yayımlanan araştırmaların, şekersiz yoğurdun nefes kokusunu giderdiği, diş taşı ve diş eti iltihaplarını doğal yollardan önlediği:
"Araştırma kapsamında 6 hafta boyunca günde bir porsiyon yoğurt yiyenlerin yüzde 80'inde nefes kokusuna yol açan hidrojen sülfit düzeyinin düştüğü belirlenmiştir."

Facebook Twitthis Furl

Arabalarda hava yastıkları nasıl çalışıyor?

Hava yastıkları 80'li yılların başında ortaya çıktıklarından beri binlerce hayatı kurtarmışlardır.

Aslında hava yastıkları İkinci Dünya Savaşı sırasında uçakların yere çakılmalarında bir önlem olarak tasarlanmış ve ilk patent o zamanlarda alınmıştı.

Hava yastıklarının arabalara uygulanmasında birçok problemle karşılaşıldı.

Basınçlı havanın araba içinde muhafazası, süratle şişmenin sağlanması, ani şişme sırasında yastığın patlamasının veya kişiye zarar vermesinin önlenmesi vs...

Hava yastığında üç ana parça vardır.

Birincisi yastığın kendisi ki, ince naylon iplikten yapılmış ve konsolda bir silindir üzerine sarılmıştır.

Aslında sürücü tarafındaki hava yastığı diğerlerinden farklıdır.

Diğerleri tipik bir silindir şeklinde iken sürücü tarafındaki direksiyonun ortasına uyacak şekildedir.

İkinci olarak yastığa ne zaman şişeceğini bildiren, arabanın ön tarafında bir sensör vardır.

Bir tuğla duvara yaklaşık saatte 15 - 25 kilometre süratle çarpıldığında oluşacak kuvvet karşısında sinyal verecek şekilde ayarlanmıştır.

Son olarak da şişirme sistemi vardır.

Hava yastıkları sıkıştırılmış veya basınç altındaki havanın veya bir gazın salıverilmesiyle şişmezler.

Bir kimyasal reaksiyonun sonucunda şişerler.

Bu kimyasal reaksiyonun ana maddesi 'sodyum azide'dir, yani NaN3.

Normal şartlarda durağan olan bu molekül ısıtılınca anında ayrışır ve ortaya nitrojen gazı çıkar.

Çok az miktarından, yani 130 gramından 67 litre nitrojen çıkabilir.

Ancak bu ayrışmadan ortaya bir de sodyum (Na) çıkar ki, çok reaktiftir.

Su ile birleşince vücuda bilhassa gözlere, buruna ve ağza ağır tahribat verebilir.

Bu tehlikeyi önlemek için hava yastığı üreticileri kimyasal reaksiyonda sodyum ile birleşebilecek bir gaz daha kullanıyorlar ki, bu da potasyum nitrattır (KNO3).

Bu reaksiyondan da yine ortaya nitrojen çıkar.

Arabanın önündeki sensör belli bir seviyenin üstündeki çarpmada, NaNS'ün bulunduğu tüpe bir elektrik sinyali gönderir.

Burada çok küçük bir spark oluşur ve bunun yarattığı ısıdan da NaN3 çözülür, açığa çıkan nitrojen hava yastığına dolarak şişirir.

Burada ilginç olan sensörün çarpmayı algılaması ile yastığın şişmesi arasında geçen zamandır.

Sadece 30 milisaniye yani 0.030 saniye,.

Bir saniye sonra yastık üzerindeki özel delikler vasıtası ile kendi kendine söner ve kazazedeye devamlı baskı yapılmasına mani olur.

Facebook Twitthis Furl

Suyun hacmi donunca niçin küçülmüyor?

Günümüzde ilim o kadar gelişmiştir ki, atomun, çekirdeğinin, çevremizdeki her şeyin, dünyamızın hatta gökyüzündeki yıldızların hareketlerinin şimdiye kadar keşfedilen ve bilinen fizik kuralları ile izahı mümkündür.

Bildiğimiz her şey fizik kurallarına uyar.

Bir şey hariç.

Yaşamımızın ayrılmaz bir parçası olan su.

Fizik kurallarına göre bir madde ısıtıldığında genişler, genlesin Soğutulduğunda da büzüşür, yani hacmi azalır.

Ancak su bu kurala uymaz, aksine sıfır derecenin altına soğutulduğunda donar ve buz olarak hacmi azalacağına artar.

Saf su buza dönüşürken, hacminin yüzde 9'u oranında genişler.

Buzda su molekülleri olağanüstü gevşek bir oluşum içinde yer alırlar.

Buz, arada deliklerin kaldığı bir yapıya sahiptir.

Bilindiği gibi, bilimsel formülü 'H2O' olan su, iki hidrojen ve bir oksijen atomundan oluşmuştur.

Bu iki hidrojen atomu, oksijen atomu ile birleştiklerinde, kendi aralarında 105 derecelik bir açı meydana getirirler.

Yapı olarak iki hidrojen atomunu birleştiren başka elementler de vardır ve onlar fizik kurallarına uyarlar.

Örneğin aynı yapıdaki 'H2S' eksi 83 derecede donar ve eksi 60 derecede gaz haline geçer.

Ancak su hidrojen atomlarının dipol bağlantıları nedeni ile sıfır derecede donar, artı 100 derecede gaz haline geçer, donarken de hacmi küçüleceğine büyür.

tşte bu fizik yasalarına aykırı özellik dünyamızdaki yaşamı sağlar.

Eğer buz sudan daha yoğun, yani daha ağır olsaydı, suyun içinde dibe batardı.

Soğuk bölgelerde denizlerde, göllerde ve nehirlerdeki dibe batan buzlar, güneş ışığı alamayacaklarından eriyemiyeceklerdi.

Böylece yıllar süren birikimlerle her tarafı buzlar kaplayacak ve buzullar devri başlayabilecekti.

Ancak buz, yoğunluğunun azlığı nedeni ile suyun üzerinde kalır.

Bu durumda buzlar altlarındaki suların donmalarına engel oldukları için dünyamızdaki ani ısı değişikliklerini de önlerler, gece ve gündüz arasındaki ısı farklarını azaltırlar ve yaz günlerindeki güneş ışığı ile kolayca erirler.

Eğer buz sudan daha ağır olmuş olsaydı, gezegenimizdeki tüm su rezervleri donmuş olurdu.

Belki de başlangıçtaki buzul devrinde öyleydi de, tabiat ana kendi koyduğu kurallara aykırı olarak, hidrojen atomlarının arasındaki açıya biraz dokundu, buzun suyun üstünde kalmasını sağladı ve dünyamızı bizim için yaşanır hale getirdi.

Facebook Twitthis Furl

1 Nisan şakasının kökeni nedir?


1564 yılında Fransa kralı IX Charles, yıl başlangıcını Ocak ayının birinci gününe aldı. Daha önce Avrupada yaygın olan yıl başlangıcı Mart 25 idi. O zamanki iletişim şartlarında IX Charles'in bu kararı fazla yayılamadı. Duyanlar ise protesto amacıyla eski adetlerine devam ettiler.1 Nisan'da partiler düzenlediler. Diğerleri ise onları Nisan aptalları olarak nitelendirdiler.1 Nisan'a bütün aptalların günü adını verdiler. Bu günde diğerlerine sürpriz hediyeler verdiler, yapılmayacak partilere davet ettiler, gerçek olmayan haberler ürettiler. Yıllar sonra Ocak ayının yılın ilk ayı olmasına alışılınca, Fransızlar 1 Nisan gününü kendi kültürlerinin parçası görerek devam ettirdiler. Oradan da bütün dünyaya yayıldı.

Facebook Twitthis Furl